Tüm Edebiyat Arşivimiz
Yazılar
Hükümsüz Vakitler... | Hükümsüz Vakitler... |
|
|
|
| Yazar Afşin SELİM | |
| Sunday, 24 February 2008 | |
İnatçı bir yalnızlığın işgâline uğruyordu şehrin karanlığıSessizdi şehir, kayıptı kalabalıklar, boştu otobüs durakları Uyumak, idamlık suç, geceleri yasaktı Tımarhâneleşen evlerin kapıları açıktı… Bu yazı 84 defa okundu. Kimseler kalmamış. Bir yalnızlık alameti. Hava soğuk. Şu ıssız odaya çekilmeler... Bardakta yarım kalmış bir su. Yarım kalan şu bir bardak suyu kaç vakit bekletsem? Çürüyecek mi... Bekleneni bekleyiş. Uçurumun kenarında tehlikeli düşünceler. Ses bekleyen fikirlerin tahrik çığlıkları. Ses mi? Belki… Bitişi olmayan bir taarruz. Henüz başlamış değil... Heyecanlar; intiharlar… Ruh ve beden! Bozulmamış yeminler... Bahar mı? Belki yarın... Hatıralar... Fotoğraflarda kalmış insan siluetleri... Yorgunluk, eskimişlik, bir o kadar da bitmişlik hüznü. Mânâsız bir sessizlik. Haykıramamak çilesi. Azrailsiz yaşamak çılgınlığı... Her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşmak. Tehlikeli geçen zaman. Hiç kimsenin bilmediği, aslında bilmek dahi istemediği ses! Yarınları kaybetmemek uğruna...“Ayağa kalk, voltanı at, bir iki...” Adımlar... Adımlar... Sessizlikte ikinci bir can arayışları. Cana can katmak. Duvarların ardındaki sır... Masa, sandalye, kalem, kâğıt... Boşluğa ruh vermek sevinci; çocukça, saf, masum... Garip bir sessizlik bürümüş odayı. Kalem ve kâğıt korkuları oynuyor. Küçük yoksul kız ne yapıyor şimdi? Evindedir heralde. Belki de uyuyordur. Yatarken dua ediyormuş. Başucundaymış çöpten bebeği... Ben neredeyim peki? Bu ev benim evim mi? Televizyon kapalı yine. Bugün epeyce gazete almışım. Bakıyorum sayfalarına. Beynim alt üst oluyor... Sokaklarda değişmeye başlamış. Şu duvarda ki yazılar, AB uyum yasalarına mı takılmış? Mahallemizin dedikoducu ablası nerede? Bu kulislerin sonu nereye çıkar? Hangi koalisyon hükümetiyle tatmin olur bu beyinler... Eski gürültülerini de yitirmiş buralar. Kaç hikâye çıkar şimdi buralardan... Çok derinlerden bir yerden derin bir “hu” sesi geliyor kulaklara... Rahmetini esirger mi yaradan? Allah’ım affeyle, acı bize... Bir bahar özlüyoruz belki de çoğu kez. Niceleri yol almış yolların ardına... Biz nedensizlik içerisinde boğulmalardayız. Kimsesiz kalıyoruz her defasında. Yetim bir gülüşte son sevinçlerimizi yaşıyoruz yine. Hangi ormanlar veya hangi ağaçlar saklar artık sevdalarımızı... Bizi başkalarının kurtarması için beklemeklerdeyiz... Hayatı başkalarının ayarında yaşamak, hiç böyle sıkıntı vermemişti daha önce. Biz ‘biz’ için ‘var’ değil miydik?.. Akşam oluyor. Karanlık çöküyor odamıza. Fakir masalarımız bize inat gülümsüyor. Bu soğuk, bu karanlık, bize rağmen, bizimle oluyor... Şimdi belki de gariban bir ağıt anlatır bizi... Nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Aslında gitmekte istemiyoruz! Biz buralardan memnunuz... Bu çay, bu simit, bir de akşam soğuğu... Çay soğuk, simit bayat... Gözlerimizi kapatıyoruz. Uyuyamıyoruz, uyumuyoruz... Kendi dünyamızın içinde, kendimizle oluyoruz. Çünkü; biz mutluyuz! Odada cılız bir aydınlık. Mum ve ben... Kıskandıran bir yalnızlık. Yalnızlık hiç böyle mutlu etmemişti bizi. Yalnızlığı tadıyoruz... Dertleşiyoruz çoğu kez, anlatamadıklarımızı anlatıyoruz. Dışarıya küsüyoruz. Kendi dünyamızdayız. Tuhaf bir sessizlikle yaşıyoruz. Ağlayacak gibi oluyoruz. Ben saklıyorum gözyaşlarımı... Mum sessiz kalıyor: Saklayamıyor gözyaşlarını... Zamanı eritelim derken, mum kendini eritiyor… Yani ağlıyor... Ağlarken bir şeylerin kaybolduğunu, bir şeylerin onu terk ettiğini görüyorum... Elektrik kurumuna inat yaşanmış bir kaç dakika, bitmesini istemesek de bitiyor. Ve az sonra… birazdan… şimdi… Sessizlik zuhur ediyor. Rakamlar ‘çare’ olmuyor. Anladım, anlıyorum. Artık ‘tatmin’ olmam gerekiyor. Yaşıyor muyum, bilmiyorum… Galiba, zaman kıstaslarımızı değiştiriyor… Karanlığın bu sessizliği, mezarlarımızın üzerinde bir yas gibi şimdi… Ağlamalı mıyız bir daha?.. Kim bilir belki de yine, mezarlarımıza inat… Pencereyi açıyorum. Bedenim sanki mosmor olmuş. Ölüyor muyum? Ölümden kaçmıyorum ki... Ölüm, bu tiyatro sahnesinde ki tek gerçek değil mi... Gözüm ağaca ilişiyor. Mevsim değişmiş. Çıplak kalmış. Yapraklar terk etmiş onu. Ağaç isyan mı ediyor? Ağlıyor mu? Özlüyor mu? Peki yapraklar nerede? Nereye gitmişler? Sabahın kör vaktinde çöpçülerin gazabına mı uğramışlar... Beni de alsalardı. Bende gitseydim buralardan... Yaprakları mı geri getirin... Korkularımla mı yaşıyorum? Delice bir aşkın kurbanı mıyım? Kör mü oluyorum? Ne yapmalıyım? Bende görmek istemiyorum bu topraklarda akan kanı... Büyük ülkelerin büyük efendilerine mi kurban gidiyor topraklarım... Eskiden beri böyle değil mi buralar? Kim durduracak bu akan kanı? Bu düşmanlıkların bitiş süresi dolmak bilmiyor. İnsanlık kinine doymaz oluyor. Kinlerimizle oturup, kinlerimizle kalkıyoruz. Nükleer silahlarla büyüyen bir neslin temsilcileriyiz... Kim kime saldıracak bu sefer? Şimdi birileri, birilerinin üzerinden, kime saldırmak niyeti taşıyor? Bu yoksul halkı düşünen kim? “Yoksulluk edebiyatı yapmayın”, diye bu yoksul halkın hikâyelerini anlatanları aşağılayanlar kim? Sağım, solum sobe! Sağ kim? Sol kim? Dışarıdan gelen dayatmaları bu halkın kafasına kafasına vuran kim? Hangi hudut yetecek bize? Hudut mu çizelim?.. Evet, dünya mazlumları... Şimdi beraber olmayacaksak ne zaman olacağız?.. Ne yapsak? Nereye gitsek... Şimdi son limandayız. Nereye sığınabiliriz? Ses kesildi! Kalemler yazmaz oldu. Aşığı olduğumuz güzelleri unuttuk! Kime dert yanalım… Kime anlatalım anlatacaklarımızı... Hayat yine oyununu oynadı. Yine kurban edildik. Alın yazısı deyip, kaçamak duygulara sığınabiliriz. Hiçbir bakış mânâlı gelmiyor artık. Şiirin tadı yok. Türkünün tadı yok. Ağıtlar yakılmaya başladı. Ağıtları duyan yok... Kimsesiz. Sensiz. Biz bizsiz. Neredeyiz... Hadi bir çiçek daha büyütelim sevdiğim... Yarınlar hesap soracak bizden… Ve insan sadece Allah’a kul olacaksa… Ve sen geleceksen eğer… Kahroluşun adı sen, Dirilişin soyadı gelişin… Sensizlik bittilerde gizliyse; varlığının delili ‘ama’larda… Yüreğimizde derin yaralar… Kaybetmek çığlıkları… Pişmanlıklar diz boyu… Sahibini arayan isyanlar… bir intihardır duygu derinliğindeki çelişkiler, serpilir gider bazen Tuna misâli… Derdine çare bulamazsın o koca şehirde… Üvey evladı değil misin bu cemiyetin? Bilirsin, bütün hücreler aynıdır. Rutubetli yalnızlıklar… Cellat haykırışlı gecelerde, “hoş geldin ölüm” ukalâlığı… Ya da zili olmayan bir saatin sabır dönüşleri vuslatsızca… Akrepsiz ve yelkovansız. Turnam sesi özlemlerinde, hesapsız uçmak, deli tay misali şahlanmak ömrün doruklarında kartalca dolanmak… bir o yana, bir bu yana, yeryüzü ne de küçük! Uçurumların kenarındadır hayat. Zor gelir kimi zaman, belki de her zaman… İşte şimdi yakınlaşıyoruz. Çekil önümden Azrail... Umutlarımı yitirmiş değilim. Sözlerimi yemedim henüz... Ama bitişleri gördüm. Çaresiz insanlar tanıdım! Yüksekteyken düşünlere şahit oldum. Düştüklerinde vurmadım! Acıdım belki de, acımamış gibi yaptım, kendimle birlikte onlara... İyi veya kötü… Güzel ya da çirkin… Yaşadım... Yaşadığımı zannettim çoğu kez… Aldandım. Aldatıldım. Yasaklandım... Gözlerim hangi ufuklarda şimdi... Düşüncelerim yenilgiye mi uğradı... Bu adımlar da kimin böyle... Bu adamlar kim? Gelmeyin üzerime! Gitmek istiyorum! Gideceğim... Ölüm diyorlarmış adına. Hey ölüm! Yaklaş biraz daha...
Yorumlar (0)
![]() Yorum Yazın
Yorum ekleyebilmeniz için giriş yapmanız gerekiyor. Henüz bir hesabınız yoksa lütfen kayıt olun.
|
|
| Son Güncelleme ( Tuesday, 26 February 2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|