Bu yazı 212. defa sizin tarafınızdan okunuyor.
06 Ekim 2011
Acımı sevdim, onu evimin en güzel yerinde ağırladım. Soframa aldım, birlikte yedik içtik. Kabul ettim onu, nereye gidersem götürdüm yanımda. Hatta çoğu kez sabahladık birlikte. Derin sohbetlere daldık.Gizimdeki dipsiz kuyularda, ne balta girmemiş yanlarım varmış, ne cevapsız sorularım, ne çıkmaz sokaklarım, ne çözülmemiş denklemlerim varmışta bihabermişim tüm bunlardan. Acım sayesinde anladım. O konuştu ben dinledim. Öyle şeyler anlattı ki bana inanamazsın. Birçok sözünden sonra “bak bu aramızda kalsın, bu da, bu da” diyordu. Sanki bana bazı sırları vermek için görevlendirilmiş bir elçiydi. Ve onunla günler geçirdikçe anlıyordum ki, acıyı bana misafir eyleyen, beni gerçekten seven biri olmalıydı. Ve ben de, beni sevenin misafir olarak gönderdiği bu emaneti, başım gözüm üstüne deyip, kabul etmeliydim.
Genellikle gözyaşlarımla dinlerdim acıyı. Hiç etkilenmiyordu selden. Ben boğulacağımı sanarken, bana bakıp istifini bozmazdı. Ve sonra “Yaşadığın şey benim, merak etme ölümün benden olmayacak, o nedenle boğulmayacaksın, sadece yüzmeyi öğreniyorsun” dedi ve ekledi ”Bana gelince, ben alışığım, çok seller gördüm, boğulmam” Oysaki gözyaşlarımın selinde boğulacağımı sanıyordum ya bu güne kadar, yanlışmış, boğulmazmışım kesinlikle. Öyle söyledi acı. Bir ezberimi daha bozmuştu.
Bazen elimden tutup en dibe çekiyordu beni. İnsandım ve refleks olarak gelmek istemiyordum derinlere ama “Karanlığın en zifiri olanını yaşamadan, ışığı sevemezsin dostum” dedi ve birlikte indik en derinlere. Göz gözü görmüyordu orada, etrafı bırak, kendimi bile göremiyordum.
Ve bir sabah, baktım ki acı bavulunu topluyor. “Hayırdır” dedim, “Gidiyorum” dedi ve kahvaltıyı bile beklemeden çekip gitti. O gittikten sonra odasını inceledim. Gördüm ki kendisinden birkaç parçayı evimde bırakmış ve ufak bi not iliştirmiş masanın üstüne. “Dostum, şimdi gidiyorum ama gitsem bile sakın unutma beni. Çünkü hayatında her zaman güzelliklerin yanıbaşında olacağım. Hayat benimle anlam bulur, ben olmazsam yaşamdan tat alamazsın çünkü güzellikleri tanıyamazsın. Benden korkmana gerek yok öyle. Sadece seni büyütmek, geliştirmek için burdayım”
Sonra düşündüm yalnızlığımla birlikte. İyi biliyordum ki, onu reddetseydim, Evime, Yanıma, soframa almasaydım kaygı, üzüntü, keder, endişe, korku, yeis ve birçok çocuğuyla birlikte daha güçlü gelip daha kalıcı olarak kurulacaktı hayatıma.
O halde demem o ki Dostlar, Acınızı sevin! Onunla konuşun, hasbihal edin, ona elinizi verip dibe batmaktan korkmayın, bilin ki acınızla birlikte ne kadar çok dibe batarsanız, çıktığınızda güneşi o kadar parlak göreceksiniz. Acı görevini tamamlayıp gittiğinde, yaşamı daha bi çok seveceksiniz. Fakat acıyı reddettiğinizde, onunla birlikte olmamak için direnip, ilaçlara sarıldığınızda güneş sizden uzaklaşacaktır. Ve zifiri karanlığı bilmediğiniz için, ışığın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu fark edemeyeceksiniz.
Neden sonra anladım ki, beni seven biri tarafından bişeyleri anlamam için gönderilmiş bir elçiydi o ve her elçi gibi görevini yapıp gidecekti.
Öyleyse;
“Karanlığın en zifiri olanını yaşamadan, ışığı sevemezsin dostum. Bilir misin, suyun varlığını ispatlayamayacağın tek canlı balıklardır. Çünkü susuzluğu bilmezler. O halde suyu en çok sevenler, susuzluğu en iyi bilenlerdir. Bir şeyin olumsuzunu yaşıyorsan, bil ki olumlu olanını daha çok sev ve değerini bil diye yaşıyorsun.
Mesela eşinle çocuklarından şikayet ediyorsan, gel bana, sana yapayalnız geçen yılların ne demek olduğunu anlatayım. Ya da, yaşadığın günün özetini, duvarlarla paylaşmayı tarif edeyim sana. O halde yıkıl karşımdan ve evinde konuşabileceğin insanlar olduğu için şükran duy. Ve sarıl onlara. Öyle saçmasapan şeylerden şikayet edipte dalga geçme benle”
Evet dostum her ne ise acın, onu sev, bağrına bas. Çünkü o, senin hayatı sevmen ve anlamlandırman için sana sunulmuş bir armağandır”
22.09.2011 02.38 Ankara


